Ateş Kültü

Türk kültürünün önemli inanışlarından sayılan “ocağın kutsallığı” anlayışı, tarihsel miras olarak günümüze kadar yaşatılmıştır. “Ocak” var olmanın ve hayatın temsilcisi durumundadır. Türk tarihinde birçok anlamları beraberinde taşımakta olan “ocak” kavramı, eski Türk inanışlarının izlerini taşıyan Alevî toplumlarında da önemli teolojik ve sosyolojik karşılıklar bulmaktadır. Son zamanlarda yapılan araştırma sonuçlarında Alevi kelimesin Ateş , Alevden türemesi ve bugün çağdaş/modern/sanatın/ ve ruhun aydınlanması yolunda topluma binlerce yıldır özgürlük ve ışık yolunda kadim sırları ve bilgeliği taşıyan alev kelimesinden geldiği düşünülen aleviler, son zamanlarda yapılan araştırmalar sonucunda, Aluviler, Luviler, Aluviler ışık insanları anlamı olarak karşımıza çıkmış ,bizlere ateşin, güneşin, aydınlanma sembolü olduğunu aktarmışlardır, ocak yanan ateş, sadece Luvi halkı değil tüm toplumların temel taşı yaşam kaynağıdır.

Sembol dilinde birinci çakramızı yani kök çakramızla da ilişkili olan ateş, aynı zamanda kundalin enerjisinin fitilidir ve rengi ateş kırmızısıdır. Aynı zamanda dünyamızda yeterince kök salamadığımızı düşünüyorsak yada baba enerjisini alamadıysak, kök çakramızın yani ateş elemetimizin yeteri kadar güçlü olmadığını gösterir veya aşk içinde yanmadığımızı 🙂

Bu nicelik ve nitelik dünyasının ucunda dertli sesiyle konuşan bir adam durmakta! Gözü kartallarınkinden bile daha keskin yüzü şahididir gönül ateşinin iç ateşinin yakıcılığı artıyor her zaman arzuyla dolu bir ruhtan, yanan bir avuç topraktı aşk ve sarhoşluktan nasipsiz bilginler tedavi için nabzını hekim eline verdiler. Şemsi Tebrizi

Fotoğraf: Umut Kaçar

Orta-Asya Türklerinin inancı “gök-tanrı kültü, atalar kültü, tabiat kültleri Şamanizm inancıyla, tüm bu inançlar öylesine birbirine girmiştir ki ayırmak imkânsız hâle gelmiştir.
Anadolu’ya göç eden Türk boyları, kendilerini bir inanç mozaiği içinde bulmuş, bu mozaiğe kendileri de çok şey katmışlardır. Asya’da Yer, Gök ve diğer tabiat Tanrılarına tazim, Türklerde Animizim etkisi ile de “ocaklar kültü”nü oluşturmuştur.

2017 yılında ziyaret etmiş olduğum Kuzey Altay Sibirya dağlarında 3 ayaklı ocak ve ortasında yanan ateşe büyük bir saygı vardır, ocağın her ayağı yaşamı, ana ve baba kültünü sembolize etmekte olup ateşe büyük saygının yanında dualar, şaman davulu eşliğinde süt, arpa gibi saçı dediğimiz adaklar sunulur..

Ortaya çıkan bu oluşumda, tüten ocakların koruyucu ruhuna inançla yakılan ocakların hiç sönmemesi esas alınmıştı. Bugün ve geçmişte “Horasan Erenleri”, “Erleri”, “Tahta Kılıçlı Dervişler” diye bildiğimiz, Hıdır Abdâl, Dede Kargın, Pir Sultan Abdâl, Abdâl Musa, Garip Musa, Hubyâr, Auşanlı (Ağuiçenli), Baba Resul gibi ocaklar bu anlamda kutsal sayılmış, dertlere deva arayan insanlar tarafından da ziyaret edilerek ocağın koruyucu ruhu toplumsal bazda meşruluk kazanmıştır.

Tüm ozanlar ve şairler yer ana ve gök baba için aşk şarkıları bestelemiş iki aşkın kavuşması için deyişler ve türküler ile dile, söze getirmişlerdir….

Gök Baba, Ey Yer Ana! Gök gürültüsü ve şimşekler bendedir..
Yer Ana, Ey Gök Baba! 7 iklim 4 köşe ve bu çocuklar benimdir…..

Yedi iklim sembolik olarak 7 çakramızı 4 yön ise elementleri temsil etmiş olup,,
İki aşkın bir birilerine olan atışmalarını ozanlar ve şairler arada kalıp onların kavuşmasına aracılık yapmış, arada kalmışladır…

Yerin göğün birbiriyle bahsi var Gök der ki âlemde seyran bendedir Yer der ki gör bende neler var âşkâr Yedi iklim car köşeler bendedir_Tâlibî (AŞE XXVI: 741)

İşte yer ve göğün bu çekişmesine ozanlar ve yüz binlerce destana ve aşka konu olmuş dur…
Ateşi yazma sebebim de dolaylı olarak aşkı, sevgiyi kavuşmayı ve aydınlanmayı sembolize ettiği için yaşamımızda çok önemldir…Kimi zaman atamızı, kimi zamanı hasretimizi vurgular,,,
Tüm öğretilerin özünde insanın birliğe sevgiye aşka olan hasreti her zaman bizim içimizde yanmaya devam edecektir…..

Fotoğraf: Umut Kaçar

Tekrar ocak konusuna dönelim;

Ocak, Türklerde de saygı duyulan bir unsur, aynı zamanda ailenin devamıdır. Eski Türklerdeki “atalar kültüˮ ile bağlantısı olması kuvvetle muhtemel olan “aile ocağı” terimi, kaynağını ocağın yanmasının soyun devamı olarak görülmesinden  Türklerin eski inanç biçimi Şamanizm’de, yaşayan insan ile ölmüş ataları arasında çok yakın bir yakınlığı var olduğuna inanılırdı.

Ölülerini yiyip içen canlı varlıklar oldukları düşünülürdü. İnanca göre; ocak ve ateş, ataların canını temsil ederdi. Ölmeyi bu şekilde telakki edip, ölen canların -insanlar gibi- yaşayışlarını devam ettirdiklerine veya hayvan suretinde yaşadıklarına inanan Türkler, ocak çevresinde düğümlenen bir külte sahiplerdi. Buna “atalar kültü” denmektedir. “Ocak kültü” atalar kültünden doğmuştur. Ocağın tütmesi ve ateşin devamlı yanması ataların o ocakta, o yurtta, o
çadırda devamlı bir şekilde bulunması anlamına geliyordu.

Ataların canları ocağın ateşi içinde tecelli ediyordu. Bundan dolayı eski Türkler, ocağı ve ateşi kutlu sayıyor, bunlara secde ediyorlardı. Ocağa ve ateşe gösterilen bu aşırı saygının ve sevginin sebebi, atalara olan saygıdan kaynaklanıyordu (Eröz, 1992: 67-69)

Bir şaman inancı içinde en önemli şey atalardır atalarımız hiçbir zaman ölmez onlar için biraz önce yazmış olduğum gibi çeşitli adaklar ve saygı sevgi duaları edilir….Ve çeşitli şamanik ritüellerele atalardan her hangi bir konun çözümü için yardım istenir….

Ateş ve ocak konusunda Orta Asya’dan bir efsane anlatılır;

Türklerde ateş ve ocak kültleri birbirinden ayrılmaz. Sotun ve ata ocağının devamı “Otçigin/Ottigin” adı verilen en küçük çocuğun görevidir. O, çadırdaki (yurt-üy-eb-ev) ocağın sönmemesi için baba ocağında bırakılır.

Efsaneye göre: ” Kök Türklerin ataları Hunların kuzeyinde bulunan SOU ülkesinden çıkmışlar. Onların kabile reislerine “A-PANG-PU” derlermiş. Bu reisin on yedi kardeşi varmış, Adı İ-chi Ni-shu-tu olan küçük kardeşlerinden birisi KURT’tan doğmuş. Bu çocuğun diğer kardeşleri çok zayıf oldukları için düşmanları tarafından yok edilmişler. Kurt’tan doğan İ-chi Ni-shu-tu, tanrılar tarafından öylesine güçler tarafından donatılmış ki “YADA TAŞI” ile yağmur yağdırma ve aynı zamanda rüzgâr estirme yeteneklerine sahipmiş.
İ-chi Ni-shu-tu’nun babaları, YAZ ve KIŞ TANRILARI (!) olan iki karısı varmış. Bu iki kadından birisi dört çocuk doğurmuş:
Birisi Leylek (ya da kuğu ) olmuş
İkincisi Kırgız imiş. (Moğolistan’ın kuzey doğu tarafından bulunan A-Fu ile Kem nehirleri arasına oturmuş.)
Üçüncüsü (adı belli değil) Yenisey nehrinin kıyılarına yakın Chu-Chin suyu boyunda yurt tutmuş.
Dördüncüsü (adı belli değil) Sayan Dağları’nın batı tarafında olduğu sanılan Chien-shu ve Shin Dağları’nda yerleşmiş.
Bu dağlarda, yıkılan eski devletin reisi olan A-pang-pu’nun bir oymağı yaşıyormuş. Bu oymağın insanları soğuktan çok dertli imişler. Dört kardeşten en büyüğü burada ATEŞİ BULMUŞ ve halkını ıstıraptan korumuş, onları besleyerek hayatlarını kurtarmış. Bundan dolayı diğer üç kardeş, aralarında anlaşarak ateşi bulan en büyük kardeşlerini kağan seçmişler ve “TÜRK” ünvanını vermişler. Gerçek adı Na Tu-liu olan TÜRK’ün on karısı varmış. Karılarının doğurduğu çocuklar soy adlarını annelerinden almışlar Börülü soyu da Türk’ün en küçük karısının soyundan geliyormuş.

Altaylı kavimlerin hepsi ateşi kutsal saymışlardır. Onlara göre ateş, gökten inmiştir ve gök tanrısının oğludur. Ateşin temizleyici özelliği olduğundan zararlı ruhları uzaklaştırır. Bizanslı elçiler ve seyyahlar, iki ateş arasından geçirildikten sonra hakan huzuruna çıkarılmışlardır. Hatta Müslüman Türklerde de bu gelenek halâ yaşamaktadır.

Başkurt ve Kazak Türkleri bir yağlı paçavrayı tutuşturup, hastanın etrafında “alas, alas” diye dolaştırırlar. Buna “alaslama” denir. Bu kelime Türkiye Türkçesine “alazlama” şeklinde geçmiştir. Anlamı ateşte temizleme demektir.

Eski Türklerin kullandıkları kayın ağacından yapılmış kulübelerde, keçeden yaptıkları ve “yurt-curt-üy” adını verdikleri evlerde en kutsal yer ocak idi. Ocak, bir evde yaşayanların işareti idi ki ocakta yanan ateşin dumanı o yurt’un tepesindeki delikten (tündükten) dışarı çıkardı. Savaşa giden Türk ailesi en küçük erkek çocuğunu ateşin sönmemesi için evde bırakılır ve o çocuğa da “OT-TİGİN / OT-ÇİGİN” (Ateş prensi) derlerdi. Çocuğun görevi ocaktaki ateşi söndürmemek, o evde bir aile olduğunu belirtmekte idi (Bkz. İstiklâl Marşı )

Bundan 50-60 yıl önce, her evde kibrit ya da “kav-çakmak taşı-demir” bulunmadığı için, ocak yakacak olan anneler çocuklarını bir ateş küreği ile komşuya göndererek “köz” isterlerdi. Bugün “Ne acelen var ateş mi almaya geldin?” deyimi o günlerden kalmadır.

Bütün Türk dünyasında aile ocağında yanan ateş her zaman kutludur. Altaylarda ateş su ile söndürülmez. Üzerine işenmez, tükürülmez ve ateşle oynanmaz. Kamlar da bazı törenlerde ateş etrafında dönerek, üzerinden atlayarak gösteri yaparlar. Bu geleneğin Türkiye ve Orta Asya Türkleri tarafından hâlâ yaşatılan “Nevruz” törenlerinde yakılan ateş üzerinden atlayarak geleneği sürdürdükleri görülür.
Prof.Dr. Tunce Gülensoy’

Evren döner, aşk döner, yıldızlar döner bu aşk bu ateş hiçbir zaman sönmez”
İçimizdeki aşkın,ateşin sönmemesi dileğiyle ….

Seç Haber

Zafer ALGÜL

Sevgilerimle…

Fotoğraflar: Umut Kaçar